| Yalancı Masal |
| Pazartesi, 22 Eylül 2008 | |
|
Dün akşam sıradan bir akşam değildi. Kızımı yıkadım, bu sıradandı tabi. Saçlarını tararken, elim makasa gitti. Bukleli saçların bir kolaylığı, siz saçma sapan kesikler de atsanız, onlar istifini, havasını bozmaz. Belki bu bir ruh özelliği de olabilir bu, emin değilim. Hadi açalım mevzunu, madem söyleyecek sözüm var; kin tutmaz, kavga edemezler.
Saçlar canım saçlar… Kendimden bildiğim için, “şu kırıkları bir alalım kızım” dedim ve giriştim. En fazla otuz saniye içinde karşımda başka bir çocuk duruyordu. Kendi kendime olayın şokunu atlatmaya çalıştım. Ona çizgi film koydum. O filmi, ben onu seyrettim. Olmadı pek.
Sonra uyku vakti geldi. Önce “Ayşegül” serisinden bir masal, arkasından da “her güne bir masal” ansiklopedimizden(!) bir masal daha… Beyaz kuşum uyuyacak, ben de saç şaşkınlığını üzerimden atıp, bilgisayarı açıp, keyiflene keyiflene, sözgelimi “meftunluk” hakkında bir şeyler yazacağım. Havam o. Karşıma çıkan masal, onun uykusunu, benim şaşkınlığımı dağıttı. Çünkü ben gülmekten okuyamadım, o bana bakmaktan dinleyemedi. Masal kendine “yalancı” diyor ama tevazu gösteriyor. Ona, gerçek(!) hayattan öyle masallar anlatırım ki kendi yalanını pamuklara sarar. Adı “Yalancı Masal” , ben ona; “hayır olmaz, hayat da yalancı, sen de, senin adın bundan böyle, ‘Hadi Canım Sen De, Yalancı Masal Görmemişsin’” olsun dedim. Dedikten sonra, masalı beğeninize sunuyorum. Hakkında yorum yapmayacağım, zira hayal gücü, yorumsuzluğu hak ediyor. “Şimdi size bir masal anlatacağım. Ama masalımı dikkatle dinleyin, aman bir tek kelimesini bile kaçırmayın. Çünkü aslında bu bir masal değil, benim iki gözümle gördüğüm şeylerdir, hem de gözlerimi kapattığımda bile görmeye devam ettiğim şeylerdir. Ama gözlerimi aynı anda değil, bir birini bir ötekini kapatarak gördüm bunları.Evet, ne diyordum: Bir keresinde havada uçan iki tane nar gibi kızarmış tavuk gördüm. Ama tavukların karnı gökyüzüne doğruydu, kafaları yere doğru sarkıyordu. Ardından ise kocaman bir değirmen taşı, hepsinin ardından ise bir örsle koca bir çekiç uçuyordu. Güneş ortalığı öylesine ısıtmıştı ki, insanların yüzünden boncuk boncuk ter akıyordu. Ama dere buz tutmuştu, çocuklar yürüyerek karşıya geçiyorlardı. Buzun tam ortasında kocaman bir kurbağa oturmuş, matarasından şarap yudumluyordu.Kurbağa matarasını yere koyuca içinden kocaman bir tavşan fırladı ve tarlalara doğru koştu. Karşıdan üç delikanlı geliyordu; bunlardan biri kördü, ikincisi sağırdı, üçüncüsü de topaldı. Dördüncü ise ortalıkta hiç yoktu. Tavşanı yakalamak istiyorlardı.Kör olan tavşanı gördü, sağır olan sesi duydu, topal olan ise yakalamak için peşine düştü. Ama hepsinden önce, o ortalıkta olmayan dördüncü yakaladı tavşanı: Kulaklarından tutup havaya kaldırdı.İşte tavşan böyle yakalandı. Bana inanmıyorsanız yanımdakilere sorun. Çünkü benimle birlikte gemide bulunan herkes bu olaya tanık oldu. Bizim gemimiz bu sırada tarlalarda yelken açmış gidiyordu. Neden mi tarlalarda gidiyorduk, çünkü nehir buz tutmuştu ve yelkenlilerin buzda gidemeyeceğini herkes bilir. Tarlaların üzerinde pupa yelken giderken gördük tavşan yakalama olayını. Sonunda dağın yamacına ulaştık. Orada geyik kovalayan bir yengeçle karşılaştık. Hemen yakındaki bir evin damında ise bir inek oturmuş, horoz gibi ötüyordu. Etrafında da keçi büyüklüğünde sinekler uçuşuyordu. Onlardan birkaç tanesini yakaladım ve cebime attım."
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Anasayfa |
| Arama |
| Bize Ulaşmak İçin |
| Forum |
| Etkili İnsan olmak |
| İletişim Becerileri |
| Yaklaşımı Denetleyebilmek |
| Stres Yönetimi |
| Motivasyon |
| Kişilik Testleri |
| Esra Bulutlar |
| İçimizden Biri Yazdı.. |
| Bilge Hikayeleri & Metaforlar |