Skip to content

Kabak kalye,hoş...
Üye Oylama: / 6
ZayıfEn iyi 
Cuma, 12 Eylül 2008
Sabrı da annemden öğrendim. Eğitimini yıllardır alıyorum da öğrenim ancak hâsıl oldu. Oturup hayata kıllanan bir eylül insanı olarak, yılın dökümünü yapıyorum çaktırmadan.
Denilebilir ki – denmez de hadi benden olsun- “kardeşim, senin annen baban, sana şu hayatta geçen bir değer öğretmedi mi?”
Hayır, öğretmedi. Annem çok geç uyandı, işte o zamanda “geç”ti. Peki, ne oldu?
Ben birçoğunun “salaklık” saydığı şeylerin keyif olduğunu kavramaya başladım. Buna da eski bir arkadaşımın, artık eski olan yeni bir yorumu neden oldu. Ben de öyle sanıyordum. Kendimi Monaco prensesleri gibi kasıp kasıp, rüzgârlarda saç savurur gibi “hayır” ları savurmadıkça, ezileceğimi ya da üzüleceğimi sanıyordum. Sabrın, bir Yeşilçam filminde figüran olarak unutulduğunu sanıyordum. Sonra fark ettim ki arkadaş, kendi hayatını kabullenmek için uydurmuş bunu, ben de bir şey uyduramamaktan muzdarip, kabullenmeye meyletmişim durumu.Neyse, eylül, nelere kadirsin.

Ben anladım onu. Sabır, “bak bu kadar sabrettim, bir şey değişmedi” diyenlerin elinde anlamını yitirmiş. Onun sonunda havuç yok ki… Ben kötekten anlarım diyenleri zorla sevmenin anlamı olmadığı gibi… Kendi yalan denizlerine bulmuşlar can simidi, onu almaya çalışırsan, ne anladım ben eylülden, ramazandan.
Öyleyse patlat canım Mevlana’dan; “Üzerinde pek çok meyveler bulunan bir dalı, meyveler aşağı doğru çeker. Meyvesiz bir dalın ucu ise, servi ağacı gibi havada olur.” Yani sabrın sonu selamettir, başa gelen çekilmez, yaşanır.

İnci hanım, bunu bir resimle harika anlatır. Yani nerden baktığın, baktığın şeyden önemlidir çoğu zaman.
Annemin sabrı, asık suratlı bir sabır değildi. Yani o idare etmezdi aslında. Günümüzün gururlu geyik aşmışları gibi… Yani şimdi öteye beriye hayırları yağdırıp, gurur abidesi olarak dolaşmadı diye biz anlamadık mı onu. Bir kere Allah dağına göre kar verir. Kırmızı kar olmadık, eldeki imkânlarla parlattık beyaz karı.Bu acılı manilerle bezenmiş havam, çocukluğumun ramazanlarına duyduğum özlemden, hele bu özlü söz fışkırtan tatlı(!) dilim, tamamen burukluktan.Şimdi aşağıda, yukarıyla alakası olmayan başka bir bölüm var. Füzyon mutfak varsa bu da füzyon edebiyat. Buyurun. 

Hayatta genellikle böyle olur. İş olsun özel olsun. Süreklilik kazanan güzellikler görünmez olur. Olur, olsun. Çok duyarsınız, “ben onu bu kadar severken bana bunu nasıl yaptı, demek ki o, düşündüğüm gibi biri değilmiş.” sözlerini... Hatta kulaklarınız bunlara da alışır. Bir gün siz de o duruma düşene ve şaşırana kadar... Çünkü almak böyledir. Alırken fark edilmez. Alan alışır. Karşısında ağlayıp sızlayan ve seven bir sevgili görmeye, tatil istemeyen çalışana, sorun çıkarmayan arabaya bile... Sonra bir gün o sevgili “sadece” ağlamaz, sevgisi değişmese bile o obur, “alan” bünye dellenir.

Kendisinin mütemadiyen yaptığını, karşıdakinin yapıp yapmadığına bakmadan, “sadece” halini değiştirmesine katlanamaz. Sevmekten bahsetmeyen dili, dürüstlükten bahsetmeye başlar. Çünkü sevgi sözünü kullanmaya halen tahammül edememektedir. Dahası hiç bir çaba sarf etmeden kazandığı bu çok sevilme halini istememesine rağmen verilmekten vazgeçilmesi canını sıkar. Zaten sorun çıkaran sevgiliye de çalışana da arabaya da lanet olsundur. Her şeyin canı cehennemedir, verilmiş karar en iyi karardır.

Neden sevdiğinizi bilemezsiniz bazen bu tür insanları... Sanki görünmez bir el rolleri biçmiş, dağılımı belirlemiştir. Olgunlaşmaya başladıkça siyahla beyaz gibi alışırsınız. Aman diyeyim , çok da alışmayın. Bir bakarsınız “Gülüşün Unutuşun Kitabı ”olup çıkmışsınız. (İsim Milan Kundera’dan çalınmıştır.)

Bu arada son bir bilmişlik yapıp, şunu da ekleyeceğim. Bir dakika vazgeçtim, paragraf başı yapıp, başka bir açılıma geçeyim.

Tekrar merhaba, buradayım. Bu tür yazılar yazarken, insan kendisinin tanrısı oluyor. İnsanlar şöyle, insanlar böyle… Kelimeler havada uçuşuyor. Sonra yine bir arkadaşımın dediği gibi “işin konuşmak” oluyor.

Bu insan deyip genellediğimiz şey, bazen kendimiz, bazen eş dost oluyor.
 

Evet, yazının başlığı da kabak kalye…

Ne var, oldu işte, böyle yazı oluyorsa böyle başlık da olur.


Banu Katipoğlu
 
< Önceki   Sonraki >
Yukarıya